Söylenmeye dair ne varsa... edebiyat,deneme, güzel yazılar,Gülnaz Eliaçık, Bir tesbihliktin dilimde , sözüme düşmüş ismin , sızım elif sızısı ,siz , içime aşk kaçtı, aşk durdu boğazıma , faili meçhul yokluk ,düş kimsesizliği,eylül'e ağıt, düş yorgunu,zemheri edebiyat,aşk ,,flash,de /Birinci Bölüm/ Gözlerini kulaklarına değen lahuti bir sesle açtı. Öyle derinden geliyordu ki bu ses kimliksizliğini ifşa ediyordu sanki her notada. Kim çalıyordu bu tınıyı? Sahi neydi kulaklarını yalayıp geçen belli belirsiz bu ses? Hangi nefes üflüyordu deliklerden bu hüzün nağmelerini. Sesler tanımıştı Aliş ömrünce, ama hiçbir ses ruhuna bu kadar işlememişti. Bu kasabaya taşındıklarından beri nerdeyse her sabah bu sesle açıyordu gözlerini. Ve bu sesin içinden çıkıp kulaklarına değen başka bir ses "uyan!" diyordu. Uyan ve aşka yan! Her sabah yavaş hareketlerle yatağından doğruluyor. Yusufçuk kuşunun tünediği, ceviz ağacına yakın olan pencereyi açıp, kana kana içiyordu ruhuyla bu sesi. Aliş yirmili yaşlarda bir körpe fidan. Gencecik bir delikanlı. Kanı deli olmasına deli ama hep sessiz, hep durgun. İçine konuşuyor her şeyi. Dışarıya gelince söyleyecek söz kalmıyor lügatinde! Sessizliğini konuştaracak bir şeyler arıyor kendince. Baba yadigârı kamyonetle sebze meyve taşıyor kasaba pazarına. Şükür dilinden düşmezken kulaklarındaki sızı hiç dinmiyor. İçindeki boşluk dolmuyor bir türlü. Eksik olan bir şeyler var hayatında ama ne olduğunun farkında değil henüz o da. Direksiyon sallarken içinde bir şeyler hissetmiyor mesela. Böyle olduğu vakit, ekmek yediği bu vefalı yadigâra ihanet ettiğini düşünüyor. Hâlbuki emanete hıyanet hiç öğretilmemişti ona. Babası dizleri üzerine oturtup direksiyon sallamayı öğrettiği vakitler ona, "ekmek teknene iyi sahip çıkacaksın, koruyup kollayacaksın"demişti oysa. İçindeki boşluk, ancak babasıyla uzun yollarda ettikleri sohbetleri anımsadığı vakit dolar gibi oluyor. Anacığına üzülmesin diye belli etmese de, onu on beşinde koyup giden babasını çok özlüyor. Baba kelimesini ağız dolusu söylemediğine içi yanıyor. Yaratılmışların en şereflisi olmanın zorluğunu yeni yeni anlıyor. Güz geldiği vakit, yetimlik damarlarına kan gibi oturuyor. Hele bayramlar hiç gelmesin istiyor. Çünkü kimse bilmiyor sabah uyandığı vakit bayram namazında omuz omuza kıyama duracak bir babanın olmayışını, kimse bilmiyor alnına değdirecek anasından başka bir elin olmadığını. Kimsenin bilmediğini o içine içine saklıyor. İçiyle konuşmaları diline söyleyecek laf bırakmadığından sessiz belki de! Yatağına uzanıyor bu düşüncelerle. Kulaklarında ki sızıyı sabaha iyileştirmeyi düşleyerek kapatıyor gözlerini. O ses yine! Kulaklarında ki sızı, duyduğu ses içine işledikçe kayboluyor sanki. İki aydır merak ediyor bu sesin sahibini. Kaval desem değil, düdük hiç değil diyor kendi kendine. Peki, o zaman ne? Başı ağrıyor bunu düşünce. Annesi, sabah namazının secdesinden doğruluyor, sağına ve soluna verdiği selam ile "Sağımda ki solumda ki melekler şahit olsun" diyor kendi kendine! And olsun yaradılmışların cümle hecesine! Sabiha kadın, ellilerine merdiven dayamış nur yüzlü bir anne. Onca yıllık gurbetliğin ve eşini kaybetmişliğin acısını içinde dindirememenin ahvali ile iki ay öncesinde, hepi topu birkaç eşya ve iki valizden oluşan nevalesini toplayıp geliyor eşini gömdüğü, memelektim dediği bu topraklara. En azından eşine mezarı başında Fatiha okuyor burada! Oğlunun sabah saatlerinde ki halet-i ruhiyesine anlam veremiyor. Önceleri alışamadı buralara diye hayra yorarken Aliş'in durgunluklarını, artık korkmaya başlıyor kendi içinde. -Hayrola Aliş'im nedir çehrendeki hüznün derdi? Aliş irkildi birden: -Yok, bir şey anam, benim can anam ne derdi olacakmış, yediği önünde yemediği arkasında, anasının eli sırtında olan bu aciz kulun? Böyle söylersin amma içinde ki dert dışına sığmamakta! - Dert değildir içimde ki anam. Bir sestir yüreğime düşen, günlerdir içimde çalkalanan, kulaklarımı ağrısız sızılara koyan! Bir sestir düşümün ortasında beni uyandıran. Sabiha kadın, Aliş'in düşünde bir ses duyduğunu sanarak, heyecanla sordu: - Nasıl bir sestir, de hele Aliş'im. - O öyle bir sestir ki anam, sanki benliğinden ayrılıp başkalaşmaya zorlanan ruhun ağıt makamıdır. O öyle bir sestir ki inledikçe içim sızlamaktadır. Her sabah uyanırım bu ayrılık inlemesini dinlemek için, kimdir bu sesi inim inleten bilemem! Öğrenmek isterim öğrenemem. De bana anam, kulaklarıma değen bu ses neyin nesidir? Bu sesi inleten kimin nesidir? Sabiha kadın hiç duymak istemediği, yokmuş farz ettiği bu sesi yıllardan sonra ilk kez duymak istedi. Kalbinde ki kırıklar ağrıdı yine. Başı döndü, gözleri karardı. Sedirin üzerine zor uzandı: -Sorma Aliş'im, sorma bana ayrılıktan inleyen bu sesi. -Neden sormayacakmışım ana? Sen bana derdini söyle demedin mi? Sabiha kadın bir bardak su istedi Aliş'den. Üç yudumda ferahladı biraz. Bardağı oğluna uzatırken konuşmaya başladı, yıllar evveline giderek: -Zahir derler adına, dokuz boğuma aşkını sığdırdı yıllarca! Ben beni bildim bileli üfler durur o kamışı. Kimi deli dedi, kimi ermiş. Kimse gizine vakıf olamadı! "Gizi benim içimde bir tek" dedi usulca içine söyleyerek. -Ne yandan gelir bu ses anam, gidip göreyim, ermiş mi deli mi bir de ben bileyim. - Neyhane derler adına, gelin kayasının ardında ki koskoca arazide, uzun bir baraka görürsün, kamışların iniltisi seni çağıracaktır kendine. Aliş yola koyuldu midesine bir parça ekmek kondurarak. Baba yadigârı kamyoneti gelin kayasına doğru sürdü. Yürüyerek gidilmeyecek kadar uzun, kamyonetle gidilmeyecek kadar da kısaydı belki de yol. Ya da Aliş'e öyle geldi. Boş arazi üzerinde, etrafı kamış yığınlarıyla dolu bir baraka gözüne çarptı. Zaten etrafta başka bir yerleşim yeri de yoktu. Samandağ'nın en uçsuz bucaksız kısmıydı gelin kayasının ardında ki bu arazi. Aliş kamyonetini uygun bir yerde durdurarak indi. Sakin, ürkek adımlarla barakaya doğru yaklaştı. İçerde kimse yok diyecekti ama o her sabah duyduğu ses kulaklarına daha bir giriyordu şimdi. İçeride birisinin olduğu, duyduğu sesten belliydi. Kapıyı tıklattı yavaştan, ses yok! Bir daha vurdu tokmağa, yine ses yok! Algıladığı tek şey o kapı tokmağına vurdukça duyduğu ses gel diyordu ona, inilti daha bir artıyordu sonra. Son kez şansını denedi kapı işinde, düstursuz girmek istemiyordu, öyle bir ses doldu ki kulaklarına gönlüne düstur verildi! Kapının ipini çekti, kimseler yoktu ortada. Dışarıda istiflenmiş kamışlardan vardı burada da, kabukları sararmış, boyunları bükülmüş bir dolu kamış! Sesin geldiği yöne kulak kesilerek yürüdü. Sol tarafta yukarı kata çıkan dar bir merdiven gözüne çarptı, teker teker çıktı basamakları.(...) Devamı az vakit sonra... Gülnaz Eliaçık/Temmuz 2009 Bir selam edeyim gönülden size ve kaleme vurgunluğumu hangi söz anlatırsa onu söylemek ister lûgatımdaki her kelime, ama beni bana, ya da sana anlatamam ki ... Ben önce verilen ilk emre uydum ; "OKU!" dendi okudum, yazmaksa hep içimdeydi. --------------------------------------------------------- Şimdilerde yazmakla yaşamak arasında... ---------------------------------------------------------- Boğazına aşk duran, içine aşk kaçan , faili meçhıul bir yoklukta boğulan , ömrünü üç noktaya vurgulayan aciz bir yürek işte!

Ücretsiz Türkçe Blog - deSenblog web tasarýmedebiyat,deneme, güzel yazılar,Gülnaz Eliaçık, Bir tesbihliktin dilimde , sözüme düşmüş ismin , sızım elif sızısı ,siz , içime aÅŸk kaçtı, aÅŸk durdu boÄŸazıma , faili meçhul yokluk ,düş kimsesizliÄŸi,eylül'e ağıt, düş yorgunu,zemheri edebiyat,aÅŸk ,,flash,de